Metne geç
Kekova’nın Kızı

2. bölüm / 18 · 8 dk okuma

2. Gece Ziyareti

Sümeyye Beril Kunay

2Gece Ziyareti

Ada o akşam Kadıköy’deki kendi dairesine gitti, çünkü bir gecelik eşyaya, şarj aletine ve düşünmeye ihtiyacı vardı. Bahariye’deki iki odalı evinde bir saat kadar oturdu, çayı soğuttu, dosyayı açıp kapadı. Sonra küçük bir sırt çantasına pijamasını, diş fırçasını, alet rulosunu koydu ve Moda’ya geri yürüdü.

Mantıklı bir karar değildi. Bunu biliyordu. Ama adamın merdiven boşluğundaki sesi aklından çıkmıyordu; “hâlâ evde” lafı, sanki kitaplar orada olmasa bir şeyler değişecekmiş gibi. Dedesinin evini o adama, o adamın “efendim” dediği kişiye bırakmak istemiyordu. Yatakların üstündeki çarşafları değiştirmeye üşendi, salondaki eski kanepeye yattı, dosyayı yastığın altına koydu ve saat bire kadar tavana baktı.

Uyandığında saat üçü on geçiyordu ve ilk anda onu neyin uyandırdığını bilemedi.

Sonra yine duydu. Metalin metale sürtünmesi. İnce, sabırlı, bir böceğin kanat sesine benzeyen bir tıkırtı. Kapıdan geliyordu.

Ada doğruldu. Kalbi göğsünde hızlandı ama düşüncesi tuhaf biçimde berraktı: kilit eskiydi, dedesi hiç değiştirmemişti, maymuncukla açılırdı. Telefonunu aradı, kanepenin dibinde buldu. Ekranı karartarak 155’i tuşladı ama aramadı. Tıkırtı durdu, sonra yeniden başladı, bu sefer daha kararlı.

Ada ayağa kalktı, koridora yürüdü ve elini duvara uzatıp bütün ışıkları birden yaktı. Sonra yüksek sesle, olabildiğince kalın bir sesle, “Kim o?” diye bağırdı.

Kapının ardında bir şey düştü, metal bir şey, mermere çarptı. Ardından koşan ayak sesleri, merdivenlerden aşağı, iki basamak birden. Giriş kapısının çarpması. Sessizlik.

Ada o zaman aradı.

Polisler yirmi dakika sonra geldiler; biri genç, uykulu gözlü, öteki kırkına yakın, sabırlı bir kadın komiser yardımcısı. Kilidi incelediler. Göbeğin etrafında taze çizikler vardı, yerde de ucu bükülmüş ince bir çelik tel. Kadın teli bir poşete koydu.

“İçeri girmemiş,” dedi. “Bir şey alınmamış, değil mi?”

“Hayır.”

“Bu binada geçen ay iki daireye girdiler. Yazlık boş kalan evler.” Defterine yazdı. “Ölüm ilanlarını takip ediyorlar bazen. Evin boş kaldığını biliyorlar.”

Ada akşamki adamı anlattı. Kartı gösterdi. Kadın kartın fotoğrafını çekti, numarayı tutanağa geçirdi, ama yüzünde fazla umut yoktu. “Kapıya gelip kitap almak istemek suç değil, Ada Hanım. Yine de not ediyorum. Kilidi yarın sabah değiştirin. Bu gece de mümkünse burada kalmayın.”

Ada kaldı. Tutanağı imzaladı, polisler gitti, kapının arkasına bir sandalye dayadı ve kanepeye döndü.

Uyumadı. Salonun ışığını kapattı ama koridorunkini açık bıraktı; kapının altından sızan sarı şerit merdivenleri aydınlatıyordu. Her ses bir şeydi. Asansör motorunun bir kez homurdanması. Sokakta bir motosikletin geçişi. Yukarı kattaki birinin tuvalet sifonu. Ada dosyayı kucağına aldı, kollarını üstünde kavuşturdu ve rafların karanlıktaki şekillerine baktı.

Kitaplar hâlâ evde. Adam bunu birine haber vermişti, birkaç saat sonra da biri kapıya gelmişti. Hırsız evin boş olduğunu sanmıştı belki; Ada’nın burada kalacağını kimse bilmiyordu, Pelin bile. Peki ne almaya gelmişti? Yüz elli bin liralık bir kitaplığı sırtına vurup merdivenlerden mi indirecekti? Hayır. Bir şey aramaya gelmişti. Belirli bir şeyi. Ada’nın kucağındaki şeyi, belki. Ya da onun bulunduğunu bilmeden, bulunmadan önce almak için.

Dedesinin masası karanlıkta bir sunak gibi duruyordu. Ada onun yaşlılığında, gece yarıları bu masada oturup bir şey yazdığını, sonra kâğıdı katlayıp çekmeceye koyduğunu hatırladı. Ne yazdığını hiç sormamıştı. Şimdi soramazdı.

Ezan okunurken içi geçti.

* * *

Pelin sabah dokuzda Moda sahilinde, çay bahçesinin denize en yakın masasında oturuyordu, iki kahve ve bir simitle. Ada’nın yüzünü görünce gözlüğünü indirdi.

“Hayır,” dedi. “Hayır, bunu konuşacağız. Saat üçte polis çağıran kadın sabah dokuzda bana ‘önemli bir şey yok’ diye mesaj atamaz. Otur.”

Ada oturdu. Anlattı. Cilt, forza, zarf, antikacı, merdiven boşluğu, tel. Pelin araya yalnızca iki kez girdi; birinde “Yüz elli bin nakit mi?” diye, öbüründe “Senin deden, o hırkalı, şiir okuyan, bana her bayram Sait Faik hediye eden adam mı?” diye.

Sonra Ada dosyayı açtı, mektubu masanın üstüne, kahvelerin uzağına koydu. Pelin okudu. Bir kez, sonra bir daha. Rüzgâr kâğıdın köşesini kaldırınca Ada eliyle bastırdı.

“Tamam,” dedi Pelin sonunda. “Ben avukatım, bunu avukat gözüyle söylüyorum. Bu ya bir şiir ya da bir suç itirafı. ‘Kızı denize bıraktık.’ Ada, deden birini mi öldürmüş?”

“Saçmalama.”

“Saçmalamıyorum, olasılıkları sıralıyorum. Bunu bana sen öğrettin, kâğıt yalan söylemez diye diye.” Pelin kahvesinden bir yudum aldı. “‘Satamasın’ diyor ama. İnsan satılmaz. Yani satılır da, neyse. ‘Kız’ bir şeyin adı. Kayığın adı olabilir mi? Tekne isimleri hep kadın adıdır.”

“Bir tekneyi bir kitabın cildine saklamazsın.”

“Haritasını saklarsın.” Pelin krokiye eğildi. “Bak, haç. Haç batık demek, değil mi? Filmlerde öyle.”

“Filmlerde öyle,” dedi Ada. “Ve antikacı. Antikacının istediği kitaplar değil.”

“Yüz elli bin nakit teklif eden bir antikacı ya antikacı değildir ya da istediği şey antika değildir.” Pelin telefonunu çıkarıp kartın numarasını yazdı. “Bunu bir tanıdığa sorarım. Sen de bana bir şey söz ver: bugün kilidi değiştiriyorsun.”

“Değiştiriyorum.”

“Ve bu gece benim evde kalıyorsun.”

“Hayır.”

“Ada.”

“Bu gece İstanbul’da kalmayabilirim.”

Pelin gözlüğünü tamamen çıkardı, masaya bıraktı. Bu, mahkemede karşı tarafın tanığına son soruyu sormadan önce yaptığı hareketti; Ada bunu bir kez izlemişti. “Açıkla.”

Ada krokiyi gösterdi. Üçağız. Simena. Kekova. “Dedem orada öğretmenlik yaptı. Babam küçükken. Yaşar diye biri orada yaşadı. Kızı denize bıraktılarsa, deniz orada.”

“Yani sen, hayatında bir kez Bozcaada’ya gidip feribotta midesi bulanan sen, dedenin cildinden çıkan bir haritayla Akdeniz’e gidip bir sünger avcısını mı arayacaksın?”

“Sünger avcısı ölmüştür. Ailesini.”

“Ah, çok daha makul.” Pelin bir simit parçasını martıya fırlattı, martı havada kaptı. “Biliyor musun, sekiz yıldır seni bir kez olsun plansız bir şey yaparken görmedim. Doğum günü pastasını bile ölçüyle kesiyorsun.”

“Bu plansız değil. Kâğıt bana bir yer gösteriyor, ben de o yere gidiyorum.”

“Kâğıt sana bir yer gösteriyor.” Pelin bir süre ona baktı, sonra iç çekti, sonra sırıttı. “Tamam. Ama her gece bana konum atıyorsun. Ve o antikacıyı soruşturuyorum, itiraz istemem. Bir de mektubun bütün fotoğraflarını bana da gönder. Bir şey olursa elimde bir kopya olsun.”

Ada gönderdi. İki gri tik maviye döndü. Pelin telefonuna baktı, sonra denize, sonra yine Ada’ya. “Deden,” dedi, sesi yumuşamıştı, “ne güzel yazıyormuş, değil mi? ‘Deniz bizden yanaydı.’ Ben olsam bunu bir duruşma dilekçesine koyardım.”

* * *

Ada babasını öğleden sonra aradı. Annesi açtı, iki dakika ev satışını, Ankara’nın sıcağını, Ada’nın neden hâlâ evlenmediğini çok ince bir dolaylılıkla konuştu, sonra telefonu Sinan’a verdi.

“Baba, dedem Kaş’tayken Yaşar diye birini tanıyor muydu?”

Hattın öbür ucunda bir sessizlik oldu. Uzun değil, ama Ada’nın tanımadığı bir sessizlik.

“Nereden çıktı bu?”

“Kitapların arasında bir mektup buldum. Dedem ona yazmış. 1975.”

“Yaşar Ertunç,” dedi babası. Adı söylerken sesi düzleşti, her heceyi ayrı ayrı bırakır gibi. “Sünger avcısıydı. Kaçakçılarla iş tuttu, yakalandı, hapis yattı. O adam yüzünden Kaş’tan kaçtık. Babam o yüzden İstanbul’a tayin istedi.”

“Ne oldu? Neden kaçtınız?”

“Dokuz yaşındaydım, Ada. Hatırlamıyorum.” Bu bir yalandı; Ada babasının sesinden anladı, tıpkı bir forzanın başka bir tabakadan olduğunu anladığı gibi. “O mektubu at. Ya da bana gönder, ben atarım. O adamın ailesinden uzak dur.”

“Baba—”

“Uzak dur,” dedi Sinan ve telefonu annesine geri verdi.

Ada telefonu kapattıktan sonra uzun süre balkonda oturdu. Aşağıda bir vapur Kadıköy iskelesine yanaşıyordu. Sonra dizüstü bilgisayarını açtı ve arama kutusuna “Ertunç Kaş” yazdı.

İlk sonuç bir tekne turu sayfasıydı. Mavi-beyaz ahşap bir teknenin fotoğrafı, pruvasında beyaz harflerle adı: Lodos. “Kekova günlük tekne turları, dalış eğitimi, özel tur.” Altta bir telefon numarası, bir WhatsApp bağlantısı ve kısa bir not: “Kaptanınız Kerem Ertunç. Eski donanma dalgıcı. Teknede kedi var, alerjisi olanlar haber versin.”

Fotoğraflardan birinde kaptan da vardı, ama yüzünü güneşe karşı kısmış, yarı yan dönmüştü; uzun boylu, güneşten kararmış, bir halatı kazık babasına sarıyordu. Kucağındaki halatı değil, kucağında olmayan bir şeyi tutuyor gibiydi. Teknenin güvertesinde, köşede, iri bir sarman kedi.

Ada sayfayı bir süre açık tuttu. Yorumları okudu: “Kaptan az konuşuyor ama denizi avucunun içi gibi biliyor.” “Kedi tek gözlü ama ikimizden iyi görüyor.” “Dalış eğitimi için Kerem Hoca’ya güvenin, ilk kez dalıyordum, korkumu fark etti, acele ettirmedi.” Ada son yorumda biraz fazla kaldı. Sonra kendini toparlayıp sayfayı kapattı.

Sonra müdürünü aradı.

Necdet Bey cumartesi öğleden sonrasını bozan telefonlara alışık değildi. “Bir hafta mı? Ada Hanım, pazartesi Divan’ın ikinci cüzü teslim edilecek. Vakıf heyeti gelecek.”

“Cüzün sökülmesi bitti, temizliği bitti. Yıkama aşamasını Selin yapabilir, ona notlarımı bırakırım. Yıllık iznimden kullanmadığım on dört gün var.”

“Bu ne aceleydi? Bir şey mi oldu?”

Ada bir an ne diyeceğini düşündü. Dedemin cildinden bir harita çıktı, demek istedi. Babamın sesinden bir yalan çıktı. Gece kapımda biri vardı.

“Aile meselesi,” dedi.

Necdet Bey iç çekti, iki kez “Hiç uygun değil” dedi, sonra “Cumartesiye kadar” deyip kapattı.

Kilitçi beşte geldi, yeni bir çelik göbek taktı, eski kilidi Ada’nın avucuna bıraktı. Ada ona bakıp çiziklerin üstünde parmağını gezdirdi, sonra kilidi masanın çekmecesine, dedesinin eski dolma kalemlerinin yanına koydu. Alt kattaki Nermin Hanım’a bir hafta yok olacağını, evin anahtarını kimseye vermemesini, kapıya biri gelirse kendisini aramasını söyledi. Nermin Hanım bu görevi büyük bir ciddiyetle kabul etti.

Ada altıda Harem otogarındaydı. Otobüs akşam yedi buçukta kalktı; Kaş’a sabah varacaktı. Sırt çantasını ayaklarının arasına koydu, asitsiz dosyayı kucağında, iki eliyle tuttu. Pencereden İstanbul’un ışıkları kayıp geçti, sonra İzmit’in rafinerileri, sonra karanlık. Muavin kolonya döktü, bir paket bisküvi verdi. Yan koltuktaki genç kız kulaklıklarını takıp uyudu. Ada uyumadı. Telefonunda krokinin fotoğrafını büyütüp küçültüyor, haritalar uygulamasında Kekova’yı açıp kıyı çizgisini dedesininkiyle karşılaştırıyordu. Simena orada, Üçağız orada. Batık şehir orada. Haç denizde, mavinin içinde, hiçbir şeyin üstünde. Üçgen kıyıda, uydu fotoğrafında yalnızca gri bir kaya.

Gece yarısına doğru bir mola yerinde otobüs durdu. Ada inmedi. Yolcular dönerken başını kaldırıp koridora baktı ve arka sıraların birinde, karanlıkta, bir koltuğun üstüne asılmış bir deri ceket gördü. Kahverengi, eski, omuzları parlamış.

Ceketin sahibi görünmüyordu. Koltuk boştu, ya da biri öne eğilmiş, karanlıkta uyuyordu; Ada’nın oturduğu yerden yalnızca ceketin yakası ve koltuk başlığının üstünde hiçbir şey görünüyordu. Ne bir saç ne bir baş.

Kalkıp bakmak istedi. Sonra ışıklar söndü, otobüs yola çıktı ve Ada dosyayı biraz daha sıkı tuttu. Deri ceket giyen tek adam o değildi. Bunu kendine üç kez söyledi.

0 beğeni · 0 yorum Beğenmek için giriş yap

Hukuka aykırı içerik bildir

Devamını okumak için ücretsiz üye ol

Sonraki bölümler üyelere açık. Üyelik ücretsizdir ve kaldığın yeri her cihazda hatırlar.

Ücretsiz Üye Ol Giriş yap

Yorumlar (0)

Giriş yap ve yorum yaz.

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.

© Sümeyye Beril Kunay · Tüm hakları saklıdır · Telif ihlali bildir