1Cilt
Moda’da eylül, yazın son sıcağını taş duvarların içinde saklıyordu. Ada Yalın dördüncü kattaki dairenin kapısını açtığında içeriden gelen hava geçen haftakinden daha durgun, daha ağırdı; üç ay kapalı kalmış bir evin havası. Tutkal, naftalin, eski kâğıt. Bir de artık kimsenin içmediği acı kahvenin perdelere, duvarlara, kitap sırtlarına sinmiş kokusu.
Ayakkabılarını çıkardı, sonra vazgeçip geri giydi. Burası artık oturulacak bir ev değil, boşaltılacak bir evdi. Annesi Ankara’dan telefonda öyle demişti: “Boşaltılacak bir ev, Ada. Müze değil.” Babası araya girip bir şey söylememişti; zaten söylemezdi.
Salonun üç duvarı tavana kadar kitaptı. Dördüncü duvarda balkon kapısı, kapının yanında dedesinin çalışma masası: yeşil çuha, kemik bir kâğıt açacağı, kurumuş bir mürekkep hokkası, iki ağır cilt presi. İhsan Yalın seksen yaşında, haziranın ortasında, bu masada, bir kitabın sırtına bez yapıştırırken ölmüştü. Komşu bulduğunda tutkal daha tam kurumamıştı. Ada o yarım cildi cenazeden sonraki hafta kendisi bitirmişti. Bezin kenarını kemik mablakla bastırırken ağlamamıştı. Ağlamak işi bozardı.
Koliler koridorda katlanmış bekliyordu. Ada saçlarını topladı, pamuklu eldivenlerini taktı, telefonu masaya ters çevirdi ve ilk rafla başladı.
Yöntemi basitti, çünkü işi buydu. Şehir Yazmaları Kütüphanesi’nin bodrumundaki atölyede sekiz yıldır yüzlerce yıllık kâğıtlara dokunuyordu; bir kitabı açmadan önce ona bakmayı, kokusunu almayı, sayfayı çevirmeden önce kenarını parmak ucuyla yoklamayı öğrenmişti. Kâğıt yalan söylemezdi. Nemi, ışığı, onu tutan eli, unutulduğu yılları üstünde taşırdı. Dedesinin kitapları da öyleydi. Her birini raftan indiriyor, sırtını kontrol ediyor, arasına sıkışmış bir şey var mı diye hafifçe silkeliyor, sonra üç yığından birine koyuyordu: kalacak, kütüphaneye bağışlanacak, sahafa gidecek.
İlk iki saatin sonunda kalacak yığını öteki ikisinden yüksekti. Bunu fark edince kendine kızdı, sonra yığından üç kitabı alıp bağış yığınına koydu, sonra ikisini geri aldı.
Arada kitaplardan bir şeyler düşüyordu. 1983 tarihli bir Kadıköy vapuru bileti. Kurutulmuş bir akasya yaprağı. Bir öğrencinin “Hocam, yazdığım şiiri okur musunuz?” diye başlayan, kurşun kalemle yazılmış pusulası. Bir de Ada’nın kendi çocukluk fotoğrafı: yedi yaşında, saçları ıslak, Moda iskelesinde bir havluya sarılmış, yüzü bembeyaz. Fotoğrafı bir süre elinde tuttu. O yazdan sonra dedesi ona ilk kez cilt yapmayı göstermişti, belki de aklını sudan uzaklaştırmak için. “Kâğıt seni boğmaz,” demişti. “En fazla parmağını keser.”
Fotoğrafı cebine koydu.
Öğleden sonra üçe doğru, ışık balkondan çaprazlama girip rafların alt sırasını aydınlatınca Sait Faik’lere geldi. Dedesinin Sait Faik’leri ayrı bir raftaydı; hepsi ilk baskı ya da ona yakın, çoğu kendi eliyle yeniden ciltlenmiş. Ada bu ciltleri tanıyordu; kimini çocukken onun yanında, tabureye çıkıp tutkal fırçasını tutarak izlemişti. Lacivert bez, köşelerde kahverengi deri, sırtta altın varakla elle basılmış harfler.
“Alemdağ’da Var Bir Yılan”ı eline aldığında bir şey yanlıştı.
Önce ağırlıktan anladı. Kitap olması gerekenden biraz ağırdı; on gram, belki on beş. Sonra parmakları arka kapağın iç yüzünde, kartonun ortasına doğru, hafif bir kabarıklık buldu. Kabarıklık değil, bir tümsek; düzgün kenarlı, dikdörtgen. Ada kitabı ışığa tuttu, çaprazdan baktı. Arka kapağın yapıştırma kâğıdı, forzası, ön kapağınkinden çok az farklıydı: aynı ebru deseni, aynı kahverengi damarlar, ama başka bir tabaka, başka bir yıl. Kenarında da tutkalın bir milim taşıp sertleştiği bir çizgi vardı. Dedesi asla tutkal taşırmazdı. Ya acele etmişti ya da bunu başka bir zamanda, başka bir el alışkanlığıyla yapmıştı.
Kitabın künyesine baktı. 1954, Varlık Yayınları. Metin kâğıdı sararmış, kenarları gevrek, parmakla bükülünce kuru yaprak gibi hışırdıyordu. Forza ise daha yeniydi, ama çok yeni değil. Yetmişler, diye düşündü, parmak ucunu kâğıdın yüzeyinde gezdirerek. Belki biraz öncesi.
Çantasından alet rulosunu çıkarıp masanın üstüne serdi. Neşterler, mablaklar, ince bir spatula, küçük bir şişe saf su, sulu boya fırçası, bir parça kurutma kâğıdı. Ne yapacağını biliyordu ama yine de bir süre bekledi. Bu kitap dedesinindi. Açmak, onun kapattığı bir şeyi açmak demekti.
Sonra fırçayı suya batırdı.
Forzanın alt kenarına, tutkalın taştığı çizginin hemen içine nemli fırçayla dokundu, kâğıdın gevşemesini bekledi. İki dakika. Sonra spatulanın ucunu kartonla kâğıt arasına kaydırdı. Tutkal hayvansaldı, eskiydi, kolay bıraktı. Forza bir pencere kanadı gibi açıldı.
Kartona açılmış sığ bir yuvanın içinde, ince pelür kâğıda sarılmış, iki kez katlanmış bir zarf duruyordu.
Ada eldivenli parmaklarıyla zarfı çıkardı. Üstü boştu; ne adres ne pul. İçinde iki kâğıt vardı. Birincisi çizgili bir defterden dikkatle koparılmış bir sayfa, mavi mürekkeple, iki yüzü dolu. İkincisi daha kalın, resim kâğıdına benzer bir tabaka, üstünde kurşun kalemle bir harita.
Yazıyı görür görmez tanıdı. Bu, dedesinin yazısıydı; ama Ada’nın bildiğinden daha genç bir yazı. Harflerin eğimi aynı, “y”lerin kuyruğu aynı, ama kalemi daha sert bastırmış, satırları daha aceleci. Otuz yaşında bir adamın eli.
Mart 1975
Yaşar,
Bu mektubu sana vermeyeceğimi biliyorum, çünkü okuman için seni karşıma oturtup sesli okumam gerekir, biz de artık yan yana görünmemeliyiz. Yine de yazıyorum. Yazmazsam o geceyi kendime bile anlatamayacağım.
Deniz bizden yanaydı. Kayık sessizdi, sen de öyle. Bu sabah ellerimin hâlâ katran koktuğunu fark ettim, sınıfa girmeden üç kez yıkadım.
Yaşar, onu ikimizden başka kimse bulmasın. Yeri senin denizinde, anahtarı benim sınıfımda.
Ortalık yatışsın, sonra götürürüz. Söz verdiğimiz gibi, doğru kapıya.
Bir gün çocuklarımız bunu okursa, bizi affetsinler: kızı denize bıraktık ki kimse onu satamasın.
İhsan
Ada mektubu iki kez okudu, sonra üçüncü kez, bu sefer sesli. Kendi sesi boş salonda yabancı çıktı.
Yaşar. Bu adı hiç duymamıştı. Dedesinin, babası küçükken Kaş taraflarında bir köyde birkaç yıl öğretmenlik yaptığını biliyordu. Ama dedesi o yıllardan söz etmezdi. Ada sorduğunda “Deniz kenarıydı, okul küçüktü,” der, konuyu bir şiire, bir kitaba, akşam ne pişeceğine çevirirdi. Babası ise o konuda hiç konuşmazdı.
Kızı denize bıraktık. Hangi kız? Ada’nın ensesi soğudu. Kendini zorlayıp ikinci kâğıda baktı.
Kroki özenle çizilmişti, bir öğretmenin sabrıyla: kıyı çizgisi ince ve kesintisiz, tepeler taramayla gölgelenmiş, evler küçük karelerle gösterilmiş. Kimi yerlerin adı yazılıydı. Simena, kalenin dişli siluetiyle. Üçağız, bir koyun dibinde. Karşıda, uzun bir adanın kıyısında, “Kekova — batık şehir”. Denizde, adanın açığında, küçük bir haç. Kıyıda, Simena’nın doğusunda bir yerde, kalemin birkaç kez bastırılarak üstünden geçtiği bir üçgen. Yanında iki harf: K.K.
Okul yoktu. Bir köy öğretmeninin çizdiği haritada okul yoktu. Ada bunu aklının bir köşesine yazdı, nedenini bilmeden.
Sonra yapabileceği tek şeyi yaptı: işini. Masanın lambasını yaktı, büyüteci çekmeceden çıkardı. Mektubun kâğıdı ucuz bir okul defterinden koparılmıştı; çizgiler soluk mavi, sol kenarda kırmızı bir pay çizgisi, sayfanın dibinde fabrikanın damgası, yarım. Koparılan kenar düzgündü, cetvele dayanarak yırtılmıştı. Mürekkep dolma kalem mürekkebiydi, mavi-siyah; satırların başında koyu, sonlarında açık, kalem her mürekkep çektiğinde yeniden koyulaşıyordu. İki yerde ucun kâğıdı hafifçe yırttığı, sonra yazanın daha yumuşak bastırdığı görülüyordu. Acele etmiş ama sonra kendini yavaşlatmıştı.
Kroki başka bir kâğıttı: kalın, pürüzlü, bir resim defterinin tabakası. Kurşun kalem yumuşaktı, belki 2B; parmakla dokunulsa iz bırakacak kadar. Ada dokunmadı.
Dedesinin bir alışkanlığı vardı, ailede herkesin bildiği ve gülüp geçtiği: mektup yazar, göndermezdi. Bayramlarda, doğum günlerinde, birine kırıldığında, birini özlediğinde oturur, sayfalarca yazar, sonra zarfı kapatıp bir çekmeceye koyardı. “Yazmak yeter,” derdi. “Göndermek başka bir cesaret ister.” Ada bunu çocukken romantik, büyüyünce biraz korkakça bulmuştu. Şimdi elindeki zarfın üstünde ne adres ne pul olduğunu görünce, bunun belki de ilk göndermediği mektup olduğunu düşündü. Belki alışkanlık buradan başlamıştı.
Annesini aramayı düşündü, aramadı. Pelin’e bir fotoğraf atmayı düşündü; parmağı gönder tuşunun üstünde kaldı, sonra telefonu yine ters çevirdi. Bunun ne olduğunu bilmeden kimseye göstermek istemiyordu.
Telefonla iki kâğıdın da fotoğrafını çekti; önce normal ışıkta, sonra balkon kapısını açıp gün ışığında, sonra kâğıdı yatırıp ışığı çaprazdan vererek, en yüksek çözünürlükte, parça parça. Kurşun kalem izlerinin altında silinmiş başka çizgiler var mı diye baktı; birkaç yerde vardı, belki ilk denemeler. Sonra kâğıtları asitsiz bir dosyaya yerleştirdi, forzayı nemli kâğıtla geri yatırıp kitabı iki karton arasında prese koydu. Elleri titremiyordu. Bu da bir şeydi.
* * *
Kapı zili beşi yirmi geçe çaldı.
Ada önce komşu sandı; alt kattaki Nermin Hanım her gün bir bahaneyle uğruyordu. Kapıyı açtığında karşısında kırklı yaşlarında, kel, ince bıyıklı bir adam duruyordu. Eylülün bu sıcağında deri ceket giymişti. Sakız çiğniyordu.
“Ada Hanım?” Bir kart uzattı. “Murat Sezer. Antikacıyım. Başınız sağ olsun. İhsan Bey’in kitaplarını duydum, rahmetli çok kıymetli bir kitaplık bırakmış.”
Kartta yalnızca bir isim ve bir cep telefonu numarası vardı. Ne dükkân adı ne adres. Kart kalın, kuşe, köşeleri yuvarlatılmış, pahalı bir karttı; ama mürekkebi parmağın altında hafifçe kayıyordu, dün akşam basılmış gibi taze. Ada elinde tuttuğu şeyin yaşını tahmin etmeden duramazdı. Bu kartın yaşı bir haftadan azdı.
“Kimden duydunuz?” dedi Ada.
“Bizim çevre küçüktür.” Gülümsedi, sakızı yanağının öbür tarafına geçirdi. “Toptan almak isterim. Hepsini, seçme ayırma yapmadan. İyi fiyat veririm, sizi de bu dertten kurtarırım. Ev satılacakmış diye duydum.”
Bunu da duymuştu. Ada kapıyı tam açmadan, eşiğin önünde durdu. “Daha karar vermedim.”
“Tabii, tabii.” Adam boynunu uzatıp onun omzunun üstünden salona baktı. Bakışı rafları taradı, alt sıraya indi, orada oyalandı. “Sait Faik’ler de var, değil mi? Rahmetli kendisi ciltlermiş. Onlar ayrılmasın, hepsi bir arada kıymetli.”
Ada’nın kolundaki tüyler kalktı. “Dedemin ciltlerini nereden biliyorsunuz?”
“Dedim ya, çevre küçük.” Bu kez gülümsemedi. “Bakın, ben size yüz elli bin veririm. Bugün, nakit. Sahaflar bunun yarısını vermez, üstelik en iyilerini seçip kalanını kucağınıza bırakırlar.”
Rakam saçmaydı. Ada piyasayı biliyordu. Bu kitapların bir kısmı değerliydi, ama hiçbir antikacı bir evin kitaplığını görmeden yüz elli bin lira vermezdi.
“Satılık değil,” dedi.
“Düşünün. Acele etmeyin.” Adam yine boynunu uzattı. “Ama çok da beklemeyin. Böyle eski evlere bazen nem girer, bazen yangın çıkar, Allah korusun. Kitap dediğin hassas şey.”
“Biliyorum,” dedi Ada. “İşim bu.”
Adam bir an ona baktı, sanki bu bilgiyi yeni öğrenmiş de nereye koyacağını tartıyormuş gibi. Sonra başını hafifçe eğdi. “Kartım sizde. Görüşürüz, Ada Hanım.”
Ada kapıyı kapadı ama kilidi çevirmeden önce elini tokmakta tuttu. Apartmanın merdiven boşluğu eskiydi, mermer ve dökme demir; ses aşağıdan yukarı çan gibi çıkardı. Adam asansörü beklememişti. Ayak sesleri iki kat aşağı indi, durdu. Bir telefonun kısa titreşimi, birkaç saniyelik sessizlik ve adamın sesi, alçak ama her basamakta yankılanan:
“Kitaplar hâlâ evde, efendim.”
Yorumlar (0)
Giriş yap ve yorum yaz.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.