102.14
Ece telefonu üçüncü kez yüzüstü çevirdi, üçüncü kez geri çevirdi.
Hikâye hâlâ oradaydı. Kaan bir kafenin terasında oturuyordu, masada iki fincan vardı. Fincanlardan birinin kenarında kırmızı bir ruj izi. Altında tek kelime: Pazar.
Ayrılalı on bir gün olmuştu. On bir günde biri pazarı nasıl bu kadar güzel geçirebilirdi, Ece bunu anlamıyordu. Kendisi on bir gündür yastığını ters çevirerek uyuyordu, çünkü düz tarafı ıslak oluyordu.
Zeynep’in odasından ince bir horlama geliyordu. Ev arkadaşı uykusunda bile haklı olduğunu kanıtlar gibi horlardı. Ayrıldıkları akşam Zeynep, kapıdan giren Ece’nin yüzüne bakıp tek cümle kurmuştu: “Numarasını sil, sonra telefonu bana ver.”
Ece numarayı silmişti. Telefonu vermemişti.
Numara rehberden gitmişti ama kafasından gitmemişti. İki yıl boyunca o numarayı o kadar çok yazmıştı ki parmakları tek başına yazabilirdi. Asıl sorun da buydu.
Saat 01.32’de notlar uygulamasını açtı. Başlığa Kaan’a yazdı, sildi. Son yazdı, onu da sildi. Başlıksız başladı.
Bunu okuyup okumayacağını bilmiyorum. Muhtemelen okumazsın, sen uzun mesajları hep sonraya bırakırsın, sonra da unutursun. Ama yine de yazıyorum çünkü…
Yazdıkça açıldı. Moda sahilindeki ilk buluşmalarını yazdı. Kaan’ın onu annesiyle tanıştırmayı iki kez ertelediğini yazdı. Doğum gününde aldığı kulaklığı Kaan’ın kutusundan bile çıkarmadığını yazdı. Sonra her paragrafın sonuna bir özür eklediğini fark etmeden yazmaya devam etti. Belki ben fazlaydım, özür dilerim. Belki seni sıktım, özür dilerim. Belki o akşam o kadar üzerine gitmemeliydim…
Saat 02.10’da mesaj ekrana sığmıyordu. Kaydırdı, kaydırdı, sonuna geldi. Son cümle şuydu: Mutlu ol, gerçekten. Ama bana bir kere olsun neden demeni isterdim.
Kopyaladı. Yeni sohbet açtı. Numarayı ezberden yazdı: 0532, sonra geri kalanı, parmaklarının bildiği gibi.
Profil fotoğrafı yoktu. Ece bir an durdu. Fotoğrafını kaldırmış, diye düşündü. Beni engellememiş ama fotoğrafını kaldırmış. Bu ne demek?
Bunun ne demek olduğunu düşünmek yerine yapıştırdı ve gönderdi.
Saat 02.14’tü. Tek tik. Sonra iki tik. Gri.
Ece telefonu yastığın altına soktu, üstüne de kafasını koydu, sanki mesaj geri gelecekmiş gibi.
* * *
Alarm 07.40’ta çaldı. Ece gözlerini açmadan telefonu buldu, ertele tuşuna basacaktı ki ekranda bir bildirim gördü.
1 yeni mesaj. 04.51. Yatağın içinde o kadar hızlı doğruldu ki kafasını duvardaki rafın köşesine vurdu. Acıyı sonra hissetti.
04.51 Merhaba. Sanırım bu mesaj bana değil. Ben Kaan değilim, Kaan’ı da tanımıyorum.
04.51 Ama baştan sona okudum, kusura bakma. Saat dörtte uyanığım, ellerim hamurlu, telefon tezgahın üstünde duruyordu ve ekranı kapanmadı. Okumaktan başka yapacak bir şey yoktu.
04.53 Bir şey söyleyeceğim, istersen okuma.
04.53 Mesajın yirmi üç paragraf. On dokuzunun sonunda özür diliyorsun. Pazar günü başkasıyla kahve içen birinden.
Bunu bir düşün.
04.54 Kaan’a da bir şey diyeyim, ona ulaştıramayacaksın ama: kulaklığı kutusundan çıkar kardeşim. Kutusunda dururken ses vermiyor.
Ece ekrana baktı. Kafasının vurduğu yer zonklamaya başladı.
Numarayı büyüttü. 0532, sonrası aynı, aynı, aynı… ve sonda 74.
Kaan’ın numarası 47 ile bitiyordu.
“Hayır,” dedi boş odaya. “Hayır, hayır, hayır.”
* * *
“Bir daha oku,” dedi Zeynep.
Mutfak masasında oturuyorlardı. Zeynep’in bir elinde çay, bir elinde Ece’nin telefonu vardı. Ece telefonu ona vermemişti, Zeynep almıştı. Bu evde bu ikisi arasındaki fark pek önemsenmezdi.
“Okumayacağım. Sen okudun zaten, üç kere.”
“Dört. Dördüncüyü sesli okudum, sen kulağını tıkadın.” Zeynep ekranı kaydırdı. “Hamurlu eller. Saat dört. Ya fırıncı ya seri katil.”
“Seri katiller hamur yoğurmaz.”
“Nereden biliyorsun? Boş zamanlarında yoğuruyordur, rahatlatıcı.”
Ece yüzünü avuçlarına gömdü. “Bir yabancı benim bütün hayatımı okudu, Zeynep. Kulaklığı bile okudu.”
“Bir de sayıları tutmuş.” Zeynep çayından bir yudum aldı. “On dokuz özür. Ben saymaya üşenirdim. Adam ciddi.”
“Bu iyi bir şey mi?”
“Bilmiyorum. Ama haklı.”
Ece başını kaldırdı. “Sen de mi?”
“Ben on bir gündür aynı şeyi söylüyorum, sen bana kanepe minderi fırlatıyorsun. Adam bir mesajda söyledi, sen minder fırlatamıyorsun, mecburen dinliyorsun.” Telefonu masanın üstünden itti. “Cevap yaz.”
“Ne yazayım?”
“Özür dile.” Zeynep durdu, sonra güldü. “Tamam, yirminci özür olacak ama bu sefer haklı bir özür.”
Ece yazdı, sildi, yeniden yazdı.
Ece Merhaba, çok özür dilerim. Yanlış numara. Lütfen mesajı silin.
Cevap bir dakika sonra geldi. Ece bu sefer kafasını hiçbir yere vurmadan okudu.
07.58 Sildim.
07.58 Ama on dokuz özür akılda kalıyor, onu silemedim.
Pardon. Yirmi.
Zeynep o kadar güldü ki çayı burnundan geri geldi. Ece peçete uzattı, ama kendi yüzü de istemeden kıpırdıyordu.
Ece Siz kimsiniz?
07.59 Yanlış numara.
07.59 Bence böyle kalsın. Sen de beni tanımıyorsun, ben de seni. Bu yüzden sana doğruyu söyleyebildim. Tanısaydım söylemezdim herhalde.
Ece Doğruyu söylemek için insanı tanımamak mı lazım?
08.01 Bilmiyorum. Bana öyle geliyor. Tanıdığın insana yalan söylemek daha kolay. Kaybedecek şeyin oluyor.
Ece telefonun ekranını kapattı. Açtı. Kapattı.
“Kaydet,” dedi Zeynep.
“Niye kaydedeyim?”
“Bir daha yanlışlıkla ona yazma diye. Adını Sapık koy.”
Ece rehbere girdi. Yeni kişi. İsim kısmında imleç yanıp sönüyordu. Bir süre baktı, sonra yazdı:
Yanlış Numara.
* * *
Öğlen, Yapı Malzemeleri dersinin ortasında telefon titreşti. Ece arka sıradaydı, hoca beton katkı maddelerini anlatıyordu ve sınıfın yarısı uyuyordu. Masanın altında ekranı açtı.
Yanlış Numara Bir şey daha söyleyeyim, sonra bir daha yazmam.
Yanlış Numara Dün gece ben de birine uzun bir mesaj yazdım.
Seninki kadar uzun değil, altı paragraf. Ama içinde hiç özür yok.
Yanlış Numara Sen benden cesursun. Sen gönderdin. Ben göndermedim.
Ece ekrana uzun süre baktı. Hoca tahtaya puzolan yazdı. Kimse ne olduğunu sormadı.
Ece Kime yazdın?
Okundu. İki mavi tik.
Cevap gelmedi.
Yorumlar (0)
Giriş yap ve yorum yaz.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.