BÖLÜM 1Yağmur Altında İki Durak
Elif sabahın ilk ışıklarıyla değil, penceredeki damlaların çıkardığı tıkırtıyla uyandı. Üçüncü kattaki küçük odasında, çatının eğiminden süzülen su belli bir ritim tutturmuştu; sanki dışarıdaki telaşın provalarıydı. Telefonunun alarmı çoktan susmuş, şarj kablosu gece boyunca takılı kalmadığı için yüzde dördü gösteren bir kırmızı dilimle ona sitem ediyordu.
Mutfakla salonun arası sayılabilecek dar koridorda, yer karolarının çatlaklarından gelen hafif soğuğu hissetti. Pencereden baktığında sokağın başındaki poğaçacı çoktan dumanı tüten tepsileri vitrine dizmiş, sabahçıların telaşı başlamıştı. Yoldan geçen bir servis minibüsünün farları su birikintisinde kırılıp dağıldı. İstanbul, yağmur yağınca daha bir şehir oluyordu; sesleri arttırıyor, kokuları çoğaltıyor, aceleyi çoğaltıyordu.
Elif, duvara asılı küçük aynada kendine baktı: saçlarını hızlıca topuz yaptı, yüzüne bir miktar BB krem sürdü. Aynadaki gözlerinin altında uykusuzluk halkaları vardı ama bugün uykusuzluğa tolerans yoktu. Şişli'de bir ajansa part-time asistanlık için görüşmeye gidecekti; CV'sini dün gece son haline getirip yazıcıdan çıkaramamıştı. "Kopyacıdan bastırırım," dedi kendi kendine. Sonra hesapladı: Ev kirası, faturalar, yol… Ayın yirmisini bile görmeden para bitiyordu.
"Bir gün her şey rayına oturacak," diye mırıldandı; bu cümleyi kaçıncı kez kurduğunu saymıyordu artık.
Montunu giydi, şemsiyesini çantasının yan cebine sıkıştırdı. Kapıyı çekerken kilidin bir an takılması bile onu gerdi; sanki hayatındaki bütün küçük tıkanmalar aynı anda sahneye çıkmıştı.
Apartman kapısından çıktığında yağmur hızını artırmıştı. Sokağın karşı köşesinde bakkal, kartonların üstüne naylon seriyordu. Elif, koşar adım otobüs durağına yöneldi ama kaldırımdaki birikintiyi fark etmek için çok geçti:
Ayakkabasının kenarından içeri dolan su, kısa bir ürperti gönderdi. "Bugün değil, lütfen," diye içinden geçirdi.
Durakta insanlar, birbirlerinin şemsiyelerine sığınarak sıra olmaya çalışıyor, herkesin acelesi birbirine değiyordu. Otobüs uzaktan göründü; içerisi buğulu camların arkasında, karanlık bir akvaryum gibi. Kapı açıldı, kalabalık ileri doğru itildi. Elif bir eliyle çantasını, diğer eliyle montunun kapüşonunu tutarak içeri girdi.
"İstanbulkart?" dedi şoför, rutin bir mekaniklikle.
Elif kartını cihaza okuttu. İki kısa, acımasız bip. Ekranda kırmızıyla "Bakiye Yetersiz."
"Elimde nakit var, bozuk…" dedi refleksle ama şoförün bakışı "yapabileceğim bir şey yok"un ezberiydi.
Bir anlık boşlukta, arka taraftan bir ses geldi: "Ben basayım, ilerleyin." Ses, telaşsız ama netti.
Elif başını çevirip sesin sahibine baktı. Boyu çok uzun sayılmazdı, koyu lacivert bir mont, bej bir atkı… Otuzlarında, yüzünde kibar ama yorgun bir ifade. Kartını uzatmış, turnikeye uzanmıştı. Cihaz bu kez yeşil öttü. Elif, "Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim," dedi, sesi kalabalığa karıştı.
"Rica ederim, sıkıntı değil," dedi adam; sonra daha düşük bir sesle ekledi:
"İnerken hatırlatın, bakiyemi alayım."
Şaka mıydı, ciddi miydi, emin olamadı Elif. Kalabalık onu içeri doğru sürükledi. Islak montlar, buğulanmış camlar, mazot kokusuna karışan ıslak yün… Tüm şehir, bir an için otobüsün dar koridorunda toplanmış gibiydi. Elif, arka kapının yakınında tutunacak bir yer buldu, çantasını göğsüne çekti.
Telefonunu açıp bildirimlere baktı. Yüzde üç. "Varsam yeter," dedi, tekrar cebine koydu. Camdan dışarı baktığında, yağmurun şeritler hâlinde aktığını, binaların yüzünden süzülen damlaların kaldırımdaki suya katıldığını izledi. Göğsünün içinde, bugün iyi geçsin hissi. Çabuk çabuk nefes aldı.
Yanında, kendisini turnikeden geçirten adam ayakta duruyordu; elinde bir kitap, sayfaları parmağıyla aralayarak bir yere tutturmuştu. Kitabın üzeri şeffaf bir poşetle sarılıydı; yağmurdan korumak için. Kapakta şu yazıyı seçebildi: "İnsanın Anlam Arayışı." Elif istemsizce gülümsedi; bu kitap okuyanlar genelde hayatında bir şeylerle boğuşuyor olurdu. Belki bu da bir önyargıydı ama şehrin insana verdiği tek lüks bazen başkaları hakkında küçük tahminler yapmaktı.
Kırmızı ışıkta otobüs aniden durduğunda bir an sendeledi. Adam içgüdüsel bir hareketle kolunu uzatıp tutacak boruya tutundu, aynı anda Elif'in çantasının kaymasını engelledi. "Pardon," dedi Elif, göz göze geldiler.
"Önemli değil," dedi adam. "Yağmur, otobüsü de aceleci yapıyor."
Bu cümleler tuhaf bir şekilde Elif'i rahatlattı. Sakin ve gündelik. Kalabalığın içinde bir odak noktası. "Ben Elif bu arada," dedi, şaşırarak; normalde böyle tanışmazdı.
"Memnun oldum Elif. Ben Mert."
"Az önceki şaka mıydı?" dedi Elif, kaşlarını kaldırıp gülümseyerek. "Bakiye geri alma meselesi."
"Yarı şaka, yarı gerçek," dedi Mert. "Ama istersen kahveyle kapatırız, daha pratik olur."
"Bugün görüşmeye gidiyorum. Eğer…" Elif cümlenin kalanını içine aldı. "Eğer gecikmezsem," demek istedi, "eğer bu sefer bir şeyler yolunda giderse." Mert başını salladı, sanki onu anlıyormuş gibi. "Şişli tarafı mı?"
"Evet. Siz?"
"Zeytinburnu'na kadar. Derse yetişeceğim." Elif'in yüzündeki şaşkınlığı görünce ekledi: "Edebiyat öğretmeniyim."
"Güzelmiş," dedi Elif. "Kitap doğru adrese gitmiş o zaman."
Mert, elindeki Victor Frankl'ı gösterip hafifçe güldü. "Öğrencilerime her şeyi bu kitaptan öğretmiyorum tabii. Bazen sadece noktalama işaretlerini."
Otobüs durağa yanaştı. Kalabalık bir dalga gibi dışarı aktı. Elif, çantasını daha sıkı kavradı, Mert'i kaybetmemek için göz ucuyla onu izlediğini fark edince kendine gülümsedi; "Kahve" lafı, ağzından çıktığı anda havada kalmış bir teklif gibi. "Belki iyi gelsin" diye düşündü, ama "iyi gelen şeyler" genelde pahalıydı bu şehirde.
İndiklerinde yağmur biraz daha sakinleşmişti. Mert, şemsiyesini açtı. Elif de çantasından küçük, zorlukla açılan otomatik şemsiyesini çıkardı; mekanizması takıldı, bir türlü tam açılmadı. Mert bir adım yaklaşarak kendi şemsiyesini hafifçe onun tarafına çevirdi. "İstersen bir süre ortak olabiliriz," dedi. "Şemsiyeler, işbirliğine yatkın araçlar."
Elif güldü. "Kahveden sonra şemsiye ortaklığı… Hızlı ilerliyoruz."
"Derse geç kalmayayım," dedi Mert, saatine bakarak. "Senin de görüşmen var. Şöyle yapalım: Şişli'de Halaskargazi'nin köşesinde bir kopyacı vardı, önünde mavi tenteli. Hâlâ duruyor mu bilmiyorum ama ben lisede orada çok beklemişimdir. Görüşmen öncesi CV'ni basmayı düşünüyorsan…"
"Tam da oraya gidecektim," dedi Elif, şaşkınlıkla. "Mavi tenteli olan mı? Evet, hâlâ var."
"Harika. Eğer ders çıkışı vakitlerimiz çakışırsa, oranın yanındaki küçük kafede kahve içeriz. Yok çakışmazsa… başka bir gün."
Başka bir gün. Bu şehirde "başka bir gün" demek bazen "asla" demekti. Elif bunu biliyordu; Mert de muhtemelen biliyordu. Ama cümle, her ikisinin de yüzünde gereğinden fazla umut yaratmayacak kadar nazikti.
"Tamam," dedi Elif. "Söz değil, niyet."
"Niyet," diye tekrarladı Mert, gülümsedi. "Hadi kolay gelsin."
Ayrıldılar. Mert, Zeytinburnu dolmuşlarına doğru yürürken Elif Şişli'ye gidecek otobüse tekrar bindi. Yağmur, şemsiyeler kapanır kapanmaz daha cesurlaşan bir çocuk gibi camı yumrukluyordu.
Kopyacı, Elif'in hatırladığı gibiydi: duvarda sararmış bir takvim, tezgâhın arkasında kısa boylu, on yıllık yorgunluğu yüzünden silmemiş bir adam. Makine, içinden geçen A4'lere plastik papatya taneleri bırakır gibi toneri serpiştiriyor, her çekişte bıcır bıcır sesler çıkarıyordu. Elif, USB'sini uzattı, "Şu dosyayı A4, iki kopya, zımbalı," dedi. Dosyanın adını görünce bir an içi sıkıştı:
CV_ELIF_FINAL_7.docx. Final 7. "Keşke hayatın da böyle versiyonlu olsaydı," diye düşündü, "hatasız bir final bulana kadar denerdin."
Telefonu iki kez titredi. Ekran: "Baba." Elif tereddüt etti, sonra açık bir yere geçip açtı.
"Günaydın kızım," dedi babası, uzaktan gelen bir televizyon sesinin eşlik ettiği bir tonda. "Nasılsın?"
"İyiyim baba, yağmur var, yoldayım. Bir görüşmem var bugün."
"Hayırdır, hayırlısı olsun. Ama bak, gene söylüyorum, eğer yoruluyorsan dön. Bursa'da fabrikanın insan kaynaklarına sordum, sözleşmeli bir pozisyon olabilirmiş. Yakın olursun, evdesin…"
Elif, bir saniyelik sessizlikte nefesini ayarladı. "Baba, daha denemek istiyorum. Burada… yapmak istediğim şey var. Az kaldı gibi."
"Az kaldı diyorsun iki senedir," dedi babası, kırılgan bir şaka yaparcasına.
"Annen de merak ediyor. Neyse, canın sağ olsun. Haber ver, olur mu?"
"Veririm. Öpüyorum."
Kapattı. İçinde bir yer sızladı; sevgiyle baskının karıştığı o bilindik his. Sokağa baktı. Mavi tentenin altındaki damlalar, ip gibi peş peşe, ritimli. "Az kaldı," diye tekrarladı içinden. Bu cümleye en çok kendisi inanmak istiyordu.
Tezgahtar, "Kızım, A4'ler hazır," diye seslenince yine tezgâha yaklaştı. CV'lerini eline alınca kağıdın kenarındaki sıcaklığı hissetti; yeni doğmuş bir fırsat gibi. Ücretini ödedi, çantasına yerleştirirken kapıdan içeri tanıdık bir mont girdi. Lacivert bir mont, bej bir atkı.
Mert, şemsiyesini kapı girişindeki rafa astı, saçındaki yağmur damlalarını eliyle sıyırdı. Göz göze geldiler. Bir an durdular, sonra aynı anda gülümsediler; kalabalık bir şehrin kalabalık bir sokağında iki tanıdık yüz bulmak, minik bir mucizeydi.
"Sen de mi mavi tentenin izinde?" dedi Elif.
"Benim ritüelim," dedi Mert. "Sınav kâğıtlarını taratacağım. Bu makine hafta içi benimle arkadaş gibi." Sonra, "Görüşmen ne zaman?" diye sordu.
"On beş dakika sonra. Yakın sayılır."
"İyi. Kahveye vaktin var mı? İki sokak ötede küçük bir yer var. Kremalı poğaçası fena değildir."
Elif, saate baktı. "On dakika."
"On dakikada dünyayı kurtaramayız ama ıslanan ruhu kurutabiliriz," dedi Mert, gülerek.
Kopyacıdan çıkıp iki sokak yürüdüler. Kahveci küçük ve sıcaktı; camları buharlanmış, tezgâhta yeni çıkmış simitler, duvarda siyah beyaz İstanbul fotoğrafları. Arkada kısık bir radyo, eski bir şarkı. Elif, küçük masalardan birine oturdu; Mert, iki filtre kahve istedi.
"Benden," dedi Mert, Elif'in itiraz edeceğini sezmiş gibi. "Otobüs bakiye meselesi kapanmış olsun."
Elif omuz silkti. "İnsanlar genelde benden daha hızlı davranıyor. Ben hâlâ düşünüyorum o sırada."
"Bu şehir acele etmeyi öğretiyor," dedi Mert, kahveyi uzatırken. "Ama her acele edilen şeyi severek yapmıyoruz."
"Elbette," dedi Elif. "Ben de bazı günler sadece durmak istiyorum. Durulacak bir yer arıyorum."
Mert, bir yudum aldı. "Ben derste çocuklara 'durmanın da bir fiil olduğunu' söylüyorum. Bazıları gülüyor, bazıları anlamıyor. Çoğu test çözüyor zaten."
"Edebiyat öğretmenine 'test' kelimesi yakışmıyor," dedi Elif.
"Yakışmıyor ama hayatın testlerini çözüyoruz işte," dedi, hafif iç çekerek. "Neyse ki aralarda böyle on dakikalık molalar var."
Elif kahvesini elinde ısıtırken, Mert'in yüzüne baktı. Yüzündeki yorgunluk nazikti; birini bekler gibi değil, beklemekle barışmış biri gibi. "Sizde de mi durumlar… şey?" dedi, kelime aradı. "Zor?"
Mert bir an durdu. "Zorun şekli değişiyor. Ben annemle yaşıyorum, uzun süredir. İyi günleri de var, 'bugün yine pazar kurmuşsun mutfakta' dediğim günleri de. Okul uzak değil ama bazen kendime kalan vakti nasıl geçireceğimi bilemediğimde, burada oturup kahve içmek en lüksüm."
Elif başını salladı. "Ben de bazen bu şehri sevip sevmediğimi bilmiyorum. Sanki beni hem büyütüyor hem de sürekli küçültüyor."
"İkisi birden doğru olabilir," dedi Mert.
Bir sessizlik oldu. İkisi de kahvelerinden bir yudum daha aldı. Radyoda şarkı değişti; sözleri anlaşılmayan ama melodisi tanıdık bir şey çalmaya başladı. Elif cebinden CV'yi çıkardı, bir kez daha göz gezdirdi. "Bunu kaç kere yazıp sildim, bilemezsin," dedi, gülerek. "Bazı cümleleri yazarken utanıyorum sanki yalan söylüyormuşum gibi. 'Takım çalışmasına yatkınım' mesela. Kim yatkın değil ki?"
"Yatkın olup da takımı bulamayan çok," dedi Mert. "Yine de yaz. Bazı cümleler, söylendiği için gerçek olur."
Elif, bu cümleyi bir yere not etmek istedi ama telefonu kapanmak üzereydi.
"Akılda kalır," dedi, kendi kendini tembihler gibi.
"Kendine dair en sevdiğin cümle ne?" diye sordu Mert, aniden.
Elif şaşırdı. "Kendime dair cümle mi?"
"Hani CV'den değil de… içinde taşıdığın bir cümle."
Elif düşündü. "Şey…" dedi yavaşça. "Sanırım: 'Elif pes etmedi.' Çok iddialı durmasın, 'Elif denedi' de olur."
"Güzelmiş," dedi Mert. "Benimki de şu sıralar: 'Mert acele etmedi.' Çünkü acele ettiğimde yanlış kapılara vuruyorum."
Elif gülümsedi. "Acele etmediğimiz bir kahve içiyoruz o zaman."
Kapının üzerindeki ziliyle birlikte, içeri bir grup öğrenci girdi; sırtlarında ıslak sırt çantaları, ağızlarında "hocam" kelimesi. Mert, refleksle başını çevirdi, sonra kıkırdadı. "Her yerde karşılaşıyorum onlarla."
Elif saatine baktı. "Gitmem gerekiyor," dedi. "Yoksa görüşmeye 'Elif her yere geç kalır' cümlesiyle giriş yapacağım."
"Git," dedi Mert, ayağa kalkarak. "Başarılar. Olmazsa da üzülme. Olursa da sevin ama abartma."
Elif kahkahasını tutamadı. "Bu nasıl bir öğüt?"
"Dengeli olsun diye," dedi Mert. "Ama ben senin için iyi bir şey olacağına inanıyorum. Belki biraz da kendime inanmam için bir bahanedir."
Kapıya yöneldiler. Elif, montunu giyip şemsiyesini kontrol etti. Dışarıda yağmur daha ince tanelerle devam ediyordu.
"Şey," dedi Elif kapıda durup Mert'e dönerek. "Numaranı vermek… tuhaf mı olur? Hani… bir daha kahve içmek istersek."
Mert, bir an düşündü. "Tuhaf olmaz," dedi. "Ama sana bir teklif: Bugünlük notla idare edelim."
"Notla mı?"
Mert, cebinden küçük bir post-it çıkardı. Üzerine "M." harfini ve bir kitap adı yazdı: "Sait Faik - Mahalle Kahvesi." Post-it'i Elif'e uzattı. "Eğer bugün her şey yolunda giderse, bu kitabı kütüphaneden bul ve oku. Yolunda gitmezse, daha çok oku. İkimiz de okursak, hafta içi bir gün aynı yerde buluşur, üzerine konuşuruz. Ve ben numaramı yazarım. 'Niyet' dedik ya."
Elif bir an boş boş baktı, sonra gülümsedi. "Gizemli hocam," dedi. "Peki."
"Şans," dedi Mert, elini kaldırarak. "Ve sakinlik."
Elif dışarı çıktı. Yağmurun sesi, şehrin beyaz gürültüsü gibi kulağına doldu. Bir an durdu, post-it'i çantasının iç gözüne özenle yerleştirdi. "Mahalle Kahvesi," diye fısıldadı. "Bugün."
Görüşme ofisi cam bir plazanın alt katındaydı. Resepsiyonda adı kayda geçti; asansörde yüzünü kontrol etti, saçını düzeltti. Camdan görünen gri gökyüzü, bir yorgan gibi şehrin üstüne serilmişti. Elif, bir anda kendini çok küçük hissetti; sonra çantasındaki post-it'i hatırladı. "Elif denedi," dedi, sessizce. Asansör kapısı açıldı.
Mert kopyacıya dönerken, sokaktaki su birikintilerinden kaçınmak için kısa adımlarla yürüdü. "Notla idare etmek," dedi kendi kendine; belki saçmaydı. Ama son yıllarda her şeye hızlıca isim, numara, adres eklenirken, tanışıklığa biraz nefes payı bırakmak istiyordu. Annesi sabah çıkarken "Dönüşte yoğurt al, unutma," demişti; böyle küçük cümleler bir günün çıpası oluyordu.
Kopyacıda sınav kâğıtlarını tarattı, USB'yi cebine koydu. Kapıdan çıkacağı sırada tezgâhın üzerinde bir kitap gördü; ince, yıpranmış bir Sait Faik baskısı. "Bu kaç?" diye sordu, eli kitaba giderken.
Tezgâhtar, "O satılık değil, benim," dedi, gülerek. "Ama istersen okursun, yarın geri getir."
Mert, bir an durdu, sonra başını salladı. "Olur," dedi. Kitabı ceketinin iç cebine yerleştirdi. "Belki birine söz verdim gibi."
Sokağa çıktığında yağmur iyice hafiflemiş, gökyüzü açılmaya başlamıştı.
Bulutların kenarlarından sızan ışık, kaldırımdaki su birikintilerinde kırılıyordu. Mert metro durağına doğru yürürken vitrine asılmış ilanlara göz gezdirdi:
"Satılık öğrenci evi", "Uygun fiyata özel ders", "İkinci el beyaz eşya". Şehrin panosu, herkesin hikâyesinden küçük cümleler taşıyordu.
Dolmuşun cam kenarına oturdu. Cebinden kitabı çıkarıp kapağını açtı. İlk sayfanın boşluğuna, küçük harflerle bir cümle yazdı: "Acele etmedi." Sonra kapattı. Camdan dışarı baktı, akıp giden ıslak şehre. Bir an, sabahki otobüs sahnesi sanki başka birinin başına gelmiş gibi uzaklaştı; sonra Elif'in gülüşü aklına geldi. Post-it'in sarı yüzeyi. "Niyet," dedi içinden. "Niyet, bazen rüzgârın yönünü değiştirir."
Görüşme odasında Elif'e su teklif ettiler. Karşısındaki masada iki kişi vardı; biri insan kaynakları uzmanı, diğeriyse yaratıcı ekibin başıymış. Sorular sırayla geldi; Elif önce nefesini toparladı, sonra konuştu. "Evet, üniversite son sınıfım. Evet, araştırma yapmayı seviyorum. Evet, sosyal medya tecrübem var." Onlar konuşurken, o da dinledi; kelimelerin arasındaki boşluklarda, aranan şeyin sadece tecrübe değil, aynı zamanda uyum ve sabır olduğunu hissetti.
"Bize bir şey anlat," dediler. "Küçük ama gurur duyduğun bir şey."
Elif, bir an durdu. Sonra geçen ay, küçücük bir sanat inisiyatifinin semt pazarında açtığı standı anlattı; plastik poşetlerin yerine bez çanta dağıttıklarını, teyzelerle sohbet ettiklerini, o gün orada tanıştığı bir amcanın 1978'deki bir yağmurdan bahsettiğini. "İnsanların cümleleri," dedi Elif, "bazen şehrin sakladığı hazineler."
Odaya kısa bir sessizlik yayıldı. Sonra baştaki kadın gülümsedi. "Yağmuru seversin herhâlde."
"Yağmur," dedi Elif, "bana her şeyin aynı kalmadığını hatırlatıyor." Görüşme bittiğinde Elif kendini kötü hissetmiyordu; kazandığı ya da kaybettiği bir şey yoktu sanki. Kapıdan çıkarken telefonunu açmayı denedi, siyah ekran inadını koruyordu. Resepsiyondan metroya indi. Kalabalığın içine karışınca derin bir nefes aldı. Çantasının iç gözündeki post-it'i düşünerek gülümsedi. Akşam kütüphaneye uğrarım, dedi içinden. "Mahalle Kahvesi."
Metrodan çıkınca yağmur neredeyse dinmişti. Kütüphane sessiz ve sakindi. Elif raftan kitabı buldu; kapağı eskimiş, sayfaları hafif sararmış, kenarlarında küçük notlar olan o eski baskı. İlk sayfasını açınca, sol üst köşeye kurşun kalemle yazılmış bir cümle gördü: "Acele etmedi."
Bir an durdu. İçinden bir sıcaklık geçti. "Kim bilir kim?" diye düşündü, gülümsedi. Kitabı ödünç aldı. "Bu akşam," dedi sessizce. "Bu akşam okuyacağım."
Akşam, yağmurun yerini ıslak bir serinliğe bıraktığı bir saatte, şehrin ışıkları tek tek yanarken, iki ayrı evde iki ayrı insan aynı kitabın sayfalarını çevirdi. Elif, bir cümlenin kenarına kendi notunu düşerken, Mert, annesinin "Yoğurdu aldın mı?" sorusuna "Aldım," diye cevap verdi.
İkisi de o günün bir yerinde, küçük bir cümleye tutunmuştu: "Niyet." Aynı şehirde, iki durak mesafede, henüz birbirlerinin numaralarını bilmeden, birbirlerinin hayatında anlamlı ve küçük bir yer açmışlardı. Ve bu, bazen, büyük şeylerin başlangıcı için yeterliydi.
Yorumlar (0)
Giriş yap ve yorum yaz.
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.